Almanya'nın 3 harfli sırrı: DİN (Düzen, intizam, nizam)
Türkiye'nin kaotik ve politik gündeminden uzaklaşarak, bayram tatilini de fırsat bilerek geldiğim Almanya'nın 3 harfli bir sırrı var: DİN Ülkelerini "DİN" ile yönetiyorlar. Bu yönetim şekli ise, kalkınmış bir toplum, medeniyeti kucaklayan bir ulus ve politik ve ekonomik sorunlarla mücadeleyi beraberinde getiriyor.

Toygun ATİLLA
Düzen, İntizam, Nizam...
İşte, Almanlar'ın DİN'i bu.
Berlin'deyim...
83 milyon nüfuslu Almanya'nın başkenti.
Almanya'nın, 4,5 milyon insanı ile en kalabalık şehri.
Şehirde korna sesi yok, trafikte kaos da.
Trafik sıkışmıyor mu... Elbette sıkışıyor.
Ancak, birbirinin üzerine otomobil kıran da makas atan da kurnazlık yapıp emniyet şeridini kullanan da yok.
Düzen, intizam, nizam...
Yaya geçitlerinde ve trafik ışıklarında yayasından, sürücüsüne kurallara uymalarından bahsetmiyorum bile.
10 gündür henüz maddi hasarlı bir trafik kazasına bile denk gelmedim.
Türkiye'den bayramda yollarda ölümlü kaza haberleri geliyor. Gazeteler aşırı hız yaptığı için kesilen cezaları yazıyor. İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya, sürücüleri uyaran açıklamalar yapıyor. Şu ahir ömrümün 50'nci yılında yine televizyonlarda kazalara karşı kamu spotları geçiyor.
Tüm bunlar bir şeyleri değiştirmiyor, bayramda ölümlü kaza haberleri gelmeye devam ediyor.
Düzensizlik, intizamsızlık ve nizamsızlık yol olmuş gidiyor.
Her birimiz küçük kurnazlıklarla hayatımızı kolaylaştırdığımızı zannediyoruz. Yanılıyoruz.
Her şey o küçük kurnazlıklarla başlıyor, toplum düzeni böyle bozuluyor.
Kırmızı ışık yanarken kurallara riayet eden, yaya geçidinde yayalara öncelik tanıyan toplumlar, hayatın her alanında aslında bunu uyguluyor.
Herhangi bir yerde sıraya, kuyruğa da nizami giriyor, başkasının hakkını ihlal etmiyor. Liyakati önceliyor, torpili sıfırlıyor.
Kimsenin birbirinin hakkını gasp etmediği, birbirine omuz atarak, çelme takarak yaşamadığı toplumlar medeniyete doğru hızla yürüyor.
Her şey basit kuralları uygulamakla başlıyor. Veya tam tersi her şey basit kuralları uygulamamakla başlıyor.
Metrolarda, trenlerde, otobüslerde kimse kimseye bilet sormuyor ama herkes biletini alıyor.
Devlet vatandaşına güveniyor, vatandaş sorumluluğunu biliyor, hırsızlık yapmıyor.
Kaldığım otelde ilk uyarı odamda sigara içmemem konusunda oluyor. Yangın dedektörlerinin dumana hassas olduğunu belirten otel görevlisi, aksi bir durumda alarm çalışıp da itfaiye geldiğinde 2 bin 500 euro ile karşı karşıya geleceğimi söylüyor.
Berlin'de korna sesi duymuyorsunuz ama bol bol siren sesi duyuyorsunuz.
İtfaiye, ambulans ve polis araçları peşi sıra neredeyse 45 dakikada bir sirenleri ile bir yerden bir yere gidiyor.
Sebebini öğreniyorum ki, yangın dedektörleri.
En ufak bir dumanda çalışan dedektörler, itfaiyeyi harekete geçiriyor.
Kimse durumdan şikayetçi değil.
Hem denetim hem önlem var.
Aklıma Kartalkaya'daki otel faciası geliyor.
Kahroluyorum...
Hava buz gibi Berlin'de...
İnsanlar bulutların arasından açan güneşle karşılaştıklarında hemen kendilerini güneşe bırakıyor.
Canım cennet ülkem, diyorum kendi kendine...
Sonra kendi kendimi düşünürken buluyorum.
Cenneti nasıl cehenneme çeviriyoruz diye.
Cehennemin sebebi bizleriz diyorum.
Atatürk geliyor aklıma; "Hedefiniz muasır medeniyet seviyesine ulaşmak ve onu geçmektir"
Koyduğu hedefi görüyorum her Avrupa'ya çıktığımda Atam'ın...
Neden o hedefi uygulayacak insan kaynağımız yok diye söyleniyorum.
Formülü basit denklemi düşünüyorum.
Bizi kıskanan Almanya'yı kıskanıyorum.
Benzer duyguları Avrupa'nın diğer şehirlerinde de yaşadığımı anımsıyorum.
Barcelona'daki teknoloji fuarında karşılaştığım ortam aklıma geliyor. Tüm dünya teknolojik gelişmeler için Barcelona'da buluştuğunda ülkemde artık sıradan hale gelmiş siyasi kutuplaşmalar, kavgalar olduğunu anımsıyorum.
Almanya'da bulunduğumda da durum farklı değil düşünüyorum.
Aklım yine Atam'da, “Çalışmadan, yorulmadan, öğrenmeden rahat yaşama yollarını itiyat hâline getiren insanlar önce haysiyetlerini, sonra hürriyetlerini, daha sonra da istikballerini kaybetmeye mahkumdurlar"
"Çalışmayı, yorulmayı, öğrenmeyi" düstur edinmiş bir neslin evladı olarak, çalışmadan, yorulmadan öğrenmeden rahat yaşama yollarını itiyat haline getiren kalabalıklarda nasıl da zorlanıyorum diye kendi kendime konuşurken buluyorum kendimi...
İstanbul'a dönüyorum.
Berlin'de 300 euro (yaklaşık 12 bin TL) olan akıllı telefonun ülkemde 60 bin TL'ye (1500 euro) satıldığını görüyorum.
İçim cız ediyor.
10 günlük Berlin seyahatim alışkanlıklarımı, davranışlarımı da bozuyor.
Yaya geçidinde karşıdan karşıya geçerken, acı bir fren sesi ile irkiliyorum. Ölümden dönüyorum.
Otomobilin camından kafasını uzatan sürücü bas bas "Önüne baksana birader" diye bağırdıktan sonra gaza basıp asfaltın tozunu alıyor.
Yaya geçidinin ortasında kala kalıyorum.
Türkiye'ye geldiğimi anlıyorum.
patronlardunyasi.com